seo calısması,ndan islam bilgileri4 bugün seo calısması sizin icin elinden gelen gayreti gösteriyor ve seo calısması gece gündüz calısıyor ve seo calısması diyorki
Bu mektûb, Molla Dâvüda yazılmışdır. Pirin hakkını gözetmeği bildirmekdedir:Kıymetli kardeşim Mevlânâ Dâvüdün mubârek mektubu geldi. Bizleri sevindirdi. Hak teâlâ, zâhirinizi ve bâtınınızı, râzı olduğu şeyleri yapmakla süslesin. Sevgili Peygamberi ve onun yüksek Ali hürmetine düâmızı kabûl buyursun «aleyhi ve aleyhimüssalâtü vesselâm»! Kalbin çeşidli şeylere dağılması yüzünden, kalb için aldığınız dersi yapmakda ve büyüklerin yolunda ilerlemekde gevşeklik olmamalıdır. Bir karartı ve bulanıklık olursa, Allahü teâlâya yalvararak, boynunuzu bükerek. Ona sığınarak bundan kurtulmağa çalışınız. Bundan kurtulmanın ikinci ilâcı, bu ni’mete kavuşmanıza sebeb olana, sizi bu yolda yetişdirene tâm bağlanmanızdır. Bu büyük ni’mete kavuşduran zâtın haklarını, edeblerini gözetmeğe çok çalışınız. Onun rızâsını kazanmağı, Allahü teâlânın rızâsını kazanmağa vesile biliniz. Kurtuluş yolu ancak budur. Vesselâm.
Bu mektûb, mirza Ebrece yazılmışdır. İnsan, câbil olduğu için, bedeninin bastalığını gidermeğe çalışmakdadır. Kalbin dünyâya düşkün olması hastalığından haberi bile olmadığı bildirilmekdedir:
Allahü teâlâ, sizi ayblardan kusûrlardan korusun. Sizi lekeliye-cek şeylerden, geçmiş ve gelecek bütün insanların en üstünü hürmetine «aleyhi ve alâ âlihi ve sahbihi ecma’în minessalevâti etemmühâ ve minetteslîmâti ekmelühâ» muhâfaza buyursun! Ey mes’ûd ve temiz kardeşim! İnsanın bedenine bir hastalık gelince ve uzvunda bozukluk olunca, o hastalığı gidermek ve o bozukluğu düzeltmek için, o kadar uğraşır da, kalb hastalığı kendisini sonsuz ölüme ve bitmez tükenmez az.âblara sürüklediği hâlde, bu korkunç hastalıkdan kurtulmağı hiç düşünmemekdedir ve onu gidermek için hiç kıpırdamamakdadır. Kalbin hasta olması demek, Allahü teâlâdan başka şeylere tutulmuş olmasıdır. Eğer, kalbin bu tutulmasını hastalık bilmezse, çok alçak kimsedir. Eğer bilir de, aldırış etmezse, çok pisdir.
Azîzim! Bu hiç bilinmiyen yolda, yolcuların ayağı kayacak yerler çokdur. rtikâdda ve her işde, islâmiyyetin ipinin ucuna yapışmak lâzımdır. Yanımda olanlara ve uzakda olanlara yapacağım nasihat, yalnız budur. Aman, gâfil olmayınız! Bu yolda, yolcuları şaşırtan birkaç yanlışlığı yazıyorum. Bu yanlışlıkların sebeblerini açıklıyorum. Dikkatle, düşünerek okuyunuz! Başka yerlerde de, bunlarla ölçerek hareket ediniz!
Tesavvuf yolundaki yanılmaların birisi, sâlik, ya’nî yolcu, makamlara yükselirken, âlimlerin sözbirliği ile yüksekliklerini bildirdikleri kimselerden kendini dahâ yüksek bulmasıdır. Bu sâlikin makâmı, bu büyüklerin makâmlarından elbette aşağıdır. Fekat sâlik, ba’zan kendin,, insanların en üstünü oldukları meydanda olan Peygamberlerin de «aleyhimüssalevâtü veiteslîmât» üstünde görür. Böyle görmekden Allahü teâlâya sığınırız. Birçoklarının böyle yanlış görmeleri şundandır ki. Peygamberler ve Evliyânm hepsi, önce, kendi varlıklarının mebde-i te’ayyünü olan ismlere kadar çıkarlar. Böyle çıkanlar (Velî) olur. Vilâyet mertebesine kavuşur. Sonra, bu ismlcrdc ve ismlerden, Allahü teâlânın dilediği makâmlara yükselirler. Fekat, bu yükselmelerde, hepsinin konak yerleri, vücûdlerinin mebde-i te’ayyünü olan ismlerdir. Yükselirlerken, onları arayan, çok zeman,o ismlerde bulur. Çünki, o büyüklerin, yükselirken, tabî’î yerleri, bu ismlerdir. Bu ismlerden, yukarı ve aşağı hareket etmek, sonradan te’sîr eden kuvvetlerle olur. Yaradılışı yüksek olan bir sâlik, o ismler-den yukarı ilerler. O ismlerin sâhibleri olan Peygamberlerden «aleyhimüssalevâtü vetteslîmât» kendini dahâ yukarı sanır. Önce inanmış, îmân etmiş olduğunu unutur. Peygamberlerin yüksekliğinde, Fvliyâ-nın üstünlüklerinde şübheye düşer. Bu makam, sâliklerin ayaklarının kaydığı yerdir. Bu zeman, sâlik, o büyüklerin, bu makâmlardan sonsuza doğru yükselmiş olduklarını bilemez. O ismlerin, yükselirlerken, tabî’î yerleri olduğunu da bilemez. Kendisinin, yükselirken, tabî’î yeri bulunduğunu, kendi yerinin, o büyüklerin yerleri olan o ismlerin altında ve çok aşağıda olduğunu düşünemez. Bir kimsenin üstünlüğü, tabî’î yerinin yüksekliği ile ölçülür. O yer, kendi mebde-i te’ayyünü olan ism-i İlâhîdir. Yine bunun içindir ki, büyüklerden birkaçı demişdir ki, ârif yükselirken, büyük aracıyı arada bulmaz. O arada olmadan yükselir. Flocam Muhammed Bâkî-billah hazretleri. Râbi’a-i Adviyyenin de, bunlardan biri olduğunu bildirmişdi. Bunlar yükselirken, büyük aracının mebde-i te’ayyünü olan ismden ileri çıkınca, Berzahiyyet-i kübrânın arada kalmadığını sanıyorlar. (Berzahiyyet-i kübrâ), hakîkat-i Muhammediyyeye diyorlar. İşin doğrusunu yukarıda bildirdik.
Bu yanılmaya, sâliklerin kimisinde de, sebeb şu olmakdadır. Sâlik, kendi mebde-i te’ayyünü olan ismde seyr ederken, ilerlerken, büyüklerin mebde-i le’ayyünleri olan ismleri de topluca geçmekdedir. Çünki, her ismde, bütün ismler kısaca bulunmakdadır. İnsanın, her-şeyi kendinde bulundurması, mebde-i te’ayyünü olan ismde, bütün ismlerin bulunduğu içindir. Sâlik kendi isminde ilerlerken, büyüklerin ismlerini de kısaca geçerek, ismin sonuna gelir. Kendinin dahâ üstün olduğunu sanır. Görmüş olduğu ve hepsinin geçmiş olduğu, büyüklerin makâmlannın, makâmlarm aslı olmayıp, nümûneleri olduğunu anlıyamaz. Bu makâmda, kendini, hepsini toplamış ve onları kendinin parçalan sanarak, kendini dahâ yüksek görür. Bâyezîd-i Bistâmî, bunun için, (Bayrağım, Muhammed aleyhisselâ-mm bayrağından dahâ yüksekdir) dedi. Aklı başında olmadığı için, bayrağının, Muhammed aleyhi.sselâmın bayrağından değil, o bayrağın görüntüsünden dahâ yüksek olduğunu anlıyamadı. Kendi isminin hakikatinde, o ismin görüntüsünü görmüşdü. Yine bunun için, kalbinin çok geniş olduğunu bildirdi. (Arş ve bütün içindekiler, ârifın kalbinin köşesine konsalar, hiç duymaz) dedi. Burada da, birşeyin görüntüsünü, kendisi ile karışdırdı. Çünki, Allahü teâlâ. Arşa (Büyük) buyurtlu. Arifin kalbinin Arş yanında ne kıymeti olur, ne mikdân olur? Arşda olan zuhûrun yüzde biri kalbde görülmez. İsterse ârifın kalbi olsun. Cennetde olan görmek, Arşda zuhur ede-cekdir. Bu söz, bugün tesavvul'culardan birçoğuna ağır gelirse de, fekat yarın doğru olduğunu anlıyacaklardır. Bu sözümüzü bir misâl ile açıklıyalım:
İnsanda elementler bulunduğu gibi göklerden de benzerler vardır. İn.san, bütün bunların kendinde bulunduğunu düşünür. Bütün elementleri ve gökleri kendi parçaları olarak görürse ve bu görüşü kendini kaplarsa, ben yer küresinden dahâ büyüküm ve göklerden dahâ genişim diyebilir. Aklı olan kimse, bu sözü işitince, onun kendinde bulunan parçalardan dahâ büyük olduğunu, yer küresinin ve göklerin ise, onun parçaları olmadıklarını anlar. Bunların benzerleri, onun parçalarıdır. O, bu parçaları olan nümûnelerden dahâ büyük-dür. Yoksa, yer küresinin ve göklerin kendilerinden dahâ büyük değildir. Birşeyin nümûnesi, ya’nî benzerini, onun kendisi zan etdiği içindir ki,(Fütûhât-i Mekkiyye) kitâbının sâhibi olan Muhyiddîn-i Arabî «kuddise sirruh», (Cem-i Muhammedi, cem-i İlâhîden dahâ genişdir) dedi. Çünki, (Cem-i Muhammedi) de İlâhî hakikatler ile mahlûkların hakikatleri vardır. Bunun için, dahâ geniş olur dedi. Hâlbuki, orada ancak, ülûhiyyet mertebesinin zillerinden, görüntülerinden bir zillin bulunduğunu, o mertebenin hakikatinin bulunmadı.
mak için, (Akl-i mu'âd) lâzımdır. (Akl-i mc’âş), kısa görüşlü olduğundan, ancak, görünüşe bakar. Akl-i mc’âş, dünyânın geçici lezzetlerine bakarak, kalb afetlerini hastalık bile .saymadığı gibi, akl-i mu’âd da, âhırctde verilecek sevâblara bakarak, bedendeki bozuklukları, hastalık .saymaz. Akl-i me’âş, kısa görüşlü, akl-i mu’âd keskin görüşlüdür; Akl-i mu’âd. Peygamberlerde «aleyhimüssalevâtü vetteslîmât» ve Evliyâda bulunur. Akl-i mc’âşı, mala düşkün olanlar, dünyâya bağlı olanlar beğenir. Aradaki farkı düşünmelidir. Akl-i mu’âdı kuvvetlendiren şeyler, ölümü düşünmek, âhıretde olacak şeyleri öğrenmek ve âhıret derdi ile şereflenmiş olanlarla birlikde bulunmakdır. Fârisî beyt terccmesi:
Aranılan hazînenin nişanını verdim sana, belki sen kavuşursun, biz varamadıksa da.
Bedenin hastalığı, ahkâm-ı şer’ıyyenin yerine getirilmesini güç-leşdirdiği gibi, kalb hastalığı da, islâmiyyete uymağı güçlcşdirmekde-dir. Allahü teâlâ, Şûrâ sûresi, onüçüncü [13] âyetinde, (Müslimân olmalarını Lstemekliğin, kâfirlere çok güç gelmekdedir) buyurdu. Bekara sûresinin kırkbeşinci [45] âyetinde, (Nemâz kılmak, ibâdet etmek, yalnız mü’minlere güç gelmez) buyurdu. Görünen uzvların kuvvetdcn düşmesi, ibâdeti güçleşdirdiği gibi, kalbde imânın zaîfle-mesi de güçleşdirmekdedir. Yoksa, islâmiyyetin her emrinde kolaylık vardır. Bekara sûresinin yüz.seksenbeşinci [185] âyetinde, (Allahü teâlâ, size kolaylık yapmak istiyor, güdük çıkarmak istemiyor) ve Nisâ sûresinin yirmiyedinci (27j âyetinde, (Allahü teâlâ, emrlerinin hafif olmasını diledi. Çünki, insanlar zaîf yaratıldı) buyuruldu. Bu iki âyet-i kerîme de, sözümüzü isbât etmekdedir. Fârisî mısra’ tercemesi:seo calısması sizin icin sundu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder